31 Ekim 2013 Perşembe

Yeni Yayın Dönemi...

     Kendim için verimli geçen bir yurt dışı deneyimden sonra tekrar sizler ile birlikte olabileceğim. Hemen hemen yayın yapmaya baslamamin üstünden bir sene geçti. Bu tekrardan yazılarımı yazacağım dönemimde daha akıcı ve daha kaynak değeri taşıyacak bilgiler ile sizler ile birlikte olacağım. Yorumlar ve destekleriniz için teşekkür ederim.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Kısa bir Ara...

     Yaz döneminde yurt dışında olacağımdan dolayı yazılarıma kısa bir ara vermiş bulunuyorum. Yakında yeniden dolu dolu görüşmek umudu ile...

16 Haziran 2013 Pazar

'Sol' ve Türkiye'de ki 'Sol'...

     Başta hak ve hukuk arayışı gezi parkı için iken şu anda yaşananlar 'gezi parkı' olayları diye adlandırıldı. Tabi gezi parkında ülkemiz için tabuları kıran çok önemli anlar hafızalarımıza kazıldı. Atatürk bayrağı , bdp bayrağı ve ülkücü işaretini aynı karede görmek, bu olayların bir halk hareketi olduğunu göstermiştir. 
     Taksim fotoğrafına baktığımızda oradaki bayraklardan marjinal grup denildiğinde kasıt edilenlerin sol görüşlü gruplar olduğu anlaşılmaktadır. Sol görüş temeline bakıldığında sosyal eşitsizliği kaldırmak isteyen, maddiyatın ve sosyal adaletin eşit dağıtılmasını destekleyen siyasi bir görüştür. Bunu görüşü savunan insanların emekçi sınıfından olmalarını beklemek doğaldır.
     Gezi parkı olaylarında dikkatimi çeken ve kısaca değinmek istediğim şudur ki, Türkiye'de ki sol kaynağını dünyada anlaşılan soldan farklı bir yerden almaktadır. Ülkemizde sol temeli 'kemalizm'den gelmektedir. Kemalizmin bir iktidar ideolojisi olduğu ve başından beri asker koruması altında olduğu için kemalizm ile birlikte sol ülkemizde burjuva sınıfına ait bir düşünce haline gelmiştir. Ülkemizde orta sınıf yaşama düzeyine sahip olan bu grup, olması gereken zengin ve fakir arasındaki gelir dağılımında ki adaletsizliği görmek ve eleştirmek yerine, kendi özgürlükleri söz konusu olduğunda tepkilerini sert şekilde gösterirler.
     Yine dünyadaki yaygın düşüncenin ve yapının aksine ülkemizde emek, muhafazakar veya milliyetçi kesimi oluşturur. Durum böyle olunca da burjuvazi sol muhafazakar kesimi her zaman için aptallıkla suçlamış ve gerçekleri göremediklerini iddia etmişlerdir. Baktığımız zaman özgürlüğü savunanların aslında bu yaptıklarının özgürlük ile bağdaşmadığı bir gerçektir. 
     Sonuç itibari ile ters giden bir durum var. İnsanların hukuk ve düşünce özgürlüğü için mücadele etmeleri sonuna kadar destek bulacaktır. Ancak hepimizin önceliği olması gereken insanca yaşamada ki adaletsizliği görmezden gelip özgürlükten bahsetmek, bana insanların sahip oldukları ideolojilerde samimi olmadıklarını ve yeterli bilgiye sahip olmadıklarını gösteriyor. 

12 Haziran 2013 Çarşamba

Ağacın Gölgesi Nasıl Satılır ?

     Dünyada ekonominin merkezi olan şehirleri dikkatle inceleyelim. Sermayenin bu bölgelerde hareketinin nasıl ilerlediği çok önemli. Her bir milimetre bile para kazandıracak şekilde kullanılmış ve doğayı insan ile ile şekillendirilmiş olarak göreceğiz.
     Örnek vermek istediğim yer dünyanın bir numaralı finans merkezi New York'ta ağaçlık bölge ve yaşam alanı şeklinde sosyal bir buluşma ortamı insan eli ile oluşturulmuş bir alan olarak Central Park karşımıza çıkmaktadır. Şu meşhur manzarası ile baktığımız Wall Street'te ağaç göremeyiz. Buradaki insanlar ağaçları sever mi bilmem ancak para kazanabilecekleri her santim için tercihlerini paradan yana kullanmışlardır ve dünyanın bir çok kapitalist ülkesinde bu böyledir. Para edecek her santim değerlidir.
     Şimdi İstanbul Taksimdeki durumda aynı. Paranın merkezin olan bu bölgede ağaçlık olması paranın işine gelmez. Kapitalist sistem bu Karl Max'ın dediği gibi ' gölgesini satamadığı ağacı keser'. Bizim gibi kapitalizme alışamamış ve onun karşısında haktan yana olmaya çalışan bir ülke için kesilecek her ağaç duygusal bir yıkım olur.
     Türkiye bu zamana kadar kapalı bir ekonomi olarak kaldı. Ne Amerika kadar kapitalist olduk ne de Küba kadar sosyalist olduk. 80'den sonra açılmaya çalışan ekonomi kapitalizmin sonuçları olarak karşımıza çıkmaya geldiğimiz bu 2010 yıllarda başladı.
     Hep beraber kapitalizmi eleştirebiliriz. Kapitalizm karşıtı olup gösterilere ve direnişlere katılabiliriz. Devleti çözüm için demokratik olan çoğunluğun istediğine göre hareket etmeye zorlayabiliriz. Ancak bunu siyasetine karşı çıktığımız bir hükümeti yıpratmak ve seçim ile kazanılamayan bir sonucu bu hukuki dayanağı olmayan bir direniş yoluna gidersek, hem seçmenlerden destek görmez karşı tepki görür hemde meşru olmayan gruplara arkamıza sığınarak eylem yapmaları için ortam hazırlamış oluruz. 
     Ekonomik olarak durum böyle, geri kalan durumları sonra konuşuruz...

1 Haziran 2013 Cumartesi

Alkol Ayarı...

     Alkol ile ilgili yapılan son düzenleme alkol satışının saat 22'den sonra yasak getiriyor. Bunu öyle görüyorum ki eleştirirken söylemler özgürlüklere dayanıyor. Yani otoriter bu hükümet benim ne zaman alkol alacağıma karar veremez bu benim özgür irademdir şeklinde. Şimdi ben olayı başka bir şekilde bakmak istiyorum.
     Başlamak istediğim yer demokrasi. Demokrasi sistem olarak en doğruyu gösteren bir sistem değildir. Halkın çoğunluğunun doğru kabul ettiğini, azınlık konumundakilere onların hakkını çiğnemeden ve zor kullanmayacak şekilde kabul ettirmektir. Buradan yola çıkarsak şunu çok açık söyleyebiliriz ki ; şu an bu alkol yasağına karşı duran ne kadar insan var ise bir o kadar da bu yasağı doğru bulan insan var. 
     Hükümetler sayısız kanun çıkarırlar ve kanun değiştirirler. Bundan önceki hükümetler de yaptı bundan sonrakiler de yapacak. O halde bu alınan alkol sınırlandırması kararının gelecekte değişme durumu her zaman söz konusu olacak. Alınan bu kararın sonuçlarını bekleyip bir görelim. Yani Türkiye için yeterli oldu mu yahut çok sıkı bir sınırlandırma mı  oldu şeklinde bir görelim ki ona göre sınırlandırmanın o anki koşullarda daralmasına veya genişletilmesine karar verilsin.
     Ülkemizde hükümeti sevmiyorsak gitmesi için bu tarz ideolojik eleştiriler yapmak toplumun belli kesimi tarafından destek görmeyecektir. Bu kesiminde hükümete oy veren halk çoğunluğu olacağı düşünülürse bu tarz bir eleştiri ile hükümeti yıpratmaya çalışmanın boşa olacağı kanaatindeyim. 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Ekonomi Köşesi... Ulusal Paranın Faiz Oranını Düşmesi.

     Merkez Bankası nisan ayında ulusal paranın faiz oranını düşürdüğünde serbest piyasada dolar kuru 1,80 tl civarı idi. Aradan geçen bir ay zaman ile birlikte şu an ki dolar kuru 1,87 tl ye kadar çıktı. Peki bunun anlamı nedir ? Faiz oranlarının düşmesinde ki amaç nedir ? Kısa ve basit şekilde bahsetmek gerekirse ;
     Ulusal para faiz oranı merkez bankasının Türk Lirasına verdiği faiz miktarıdır. Bu faiz oranı bankaların bizlere vereceği kredilerinde minimum seviyesini oluşturur. Aynı zamanda bizim paramızı bankada tutmamız karşılığında kazanacağımız faiz tutarını anlatmaktadır. Bankalar halktan % 2 den mevduat toplarken bu paraları merkez bankasında %5 ten değerlendirirler ve arada ki bu farktan kar sağlarlar. 
     Faiz oranının düşmesi Merkez bankasının 'ben senin parana daha faiz tutarı ödeyeceğim' demektir. Daha az para kazanacak olmak halkı diğer yatırım araçlarına yönlendirir. Paranın merkez bankasında olmayıp piyasada dolanacak olması ülkenin parasal tabanını genişletir ve ülke parası piyasada bol bulunacağından ulusal paranın değeri azalır. Bu da yabancı paranın değer kazanmasına sebep olur. 
     Bu durumu önceden tahmin edip yatırımlarını buna göre ayarlayan yatırımcı oluşacak fiyat farkından para kazanır. Bunu tahmin edemeyip dolar borcun olan bir kişi yükselen dolar fiyatına anında tepki gösteremeyecek ve zarar etmiş olacaktır.
     Faiz oranın düşmesi ihracatın ve yatırım harcamalarının artmasına sebep olacaktır. Çünkü yabancı ithalatçı firma değişen döviz fiyatı ile bir birim dolarına karşılık daha fazla ürün alabilecektir. Yatırımcı ise daha düşük miktardan kredi kullanabilecektir.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

1 Mayıs Hakkında...

     Güçlü devlet yaptırmam dediğini yaptırmaz. Bunu olumlu veya olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. Farkına varılması gereken bir durum olduğu için izah etmek istiyorum. Emekçi gününde yaşananlar ortada iken otoriter sisteme karşı gelmek ile halkı zarara uğratmak arasındaki farkı iyi kavramak gerektiğini düşünüyorum.
     Yetkili bir merci yapılmayacak dediği bir eylemi yaptırmaz. Halkın çoğunluğu tarafından seçildiği için kendisinde bu hakkı bulur. Güçlü devlet girişini bu yüzden yaptım. Geçmişimizde halk ile iktidarlar sayısız defa karşı karşıya geldiler bunu biliyoruz. Hatta kendi yönetim biçimini belirleyen ilçemiz bile oldu . Zamanın İktidarları ne yazık ki güçlerini taraf seçerek kullanmış. Olanlar, sisteme karşı gelenlere ve sistem içinde mecburen kaybolanlara olmuş. Tek varılacak ve en önemli sonuç zararı yine halk çekmiş olduğudur. 
     Devletin asıl yapması gereken bunları önlemekti. Gösteri yapmak tabi ki temel bir haktır ancak yapılacak eylemler günlük hayatın akışına engel olmayacak şekilde olmalıdır. Devlet şartlara uygun olarak gösteri talep edenlere uygun bir zemin hazırlamak yükümlülüğü altındadır. 
     Öyle alıştırılmışız ki bir ülke düşünün bir yerde bayram kutlamak yasak densin halkı bunu ülke elden gidiyor diye görsün. Demokrasi var diyerek bir yasağı basit şekilde eleştirilmez. Kimse sana birey olarak kutlama yapmanı yasaklıyor mu ? hayır. Ancak halk olarak sen Cumhuriyet bayramı olsun, Emekçi bayramı olsun bunu siyasi bir gösteriye dönüştürme yanlışlığına düşersen o zaman yasaklar ile karşılaşırsın.
     Muhalefet Ankara'nın en işlek caddesinde gelenek diye kutlama yaparken orada ki başka insanlar zarar görmüyor mu veya Taksim gibi belki de ülkemizin en çok adı bilinen mekanına gitmeyi diretip bir sürü önlem alınmasına sebep olunması ile İstanbul halkı o gün zarar görmüyor mu ? 
     Otoriter yapıya karşı duruşumuzu her zaman dik tutalım. Özgür düşüncenin hak ve hukunun her zaman yanında olalım. Ancak bunu halka rağmen değil halk ile beraber yapalım. 1 Mayısın böyle olaylar ile geçmesine neden olan sivil toplum örgütlerinin halkın desteğini bu tarz olaylara sebebiyet vererek ve bu düşünce yapılarını sürdürerek maalesef ki hiç bir zaman kazanamayacakları düşüncesindeyim. 
     

7 Mayıs 2013 Salı

Günün Sözü...

     Şampiyonlar yokken uçuyorsun bakıyorum....

2 Mayıs 2013 Perşembe

Liberal Demokrat Nedir ?

     Liberal demokrat, insanın (birey) sonsuz yaratıcı gücüne inandığı için serbest piyasa ekonomisine bel bağlar ama iktidarı ele geçirenlerin sonsuz ihtirasına karşı da hukukun üstünlüğünü savunur.

     Çoğunluğun dediği olur ama azınlığın hakkı bakidir.

     Hukukun üstünlüğü hukuk devletinden de üstündür. 

30 Nisan 2013 Salı

Değerlendirilmesi ve Düşünülmesi Gereken Notlar...

     -İdare edenler ile tabi olanlar, yani saray ve kapı-kulu ile halk ikileminin sosyal yapıyı belirlediği Osmanlı devletinde ekonomik düzen, sermayenin belirli ellerde toplanıp oradan kapitalist bir üretime sıçrayabileceği nitelikte değildi.
     
     -Geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin ilk adımlarının dev adımlar olması gerektiği için kapital birikimi ellerinde tutan bu sınıf kapitallerini daha kolay kazanç getiren ticarete yatırmayı tercih edince, ticari kapital, İngiltere'de olduğu gibi sanayi kapitali haline dönüşememişti.

     -19. yy ikinci yarısındaki İstanbul'un şehir olarak görünümü şöyle tanımlanıyordu: ''Paltosu ile İngiliz, şapkası ile Fransız, birahaneleri ile Alman, müziği ile İtalyan, Meyhaneleri ile Rum, bekçi ve hamallarıyla Türk bir İstanbul doğdu''

     -27 Mayıs, aynı zamanda, burjuvazi karşısında siyasal bakımdan olduğu kadar enflasyonist bir kalkınma modeli içinde sabit gelirli olarak ekonomik bakımdan ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören asker-bürokratların düzene tepkisidir.

Kitap: Dr. Ahmet Yücekök- 100 soruda Türkiye'de din ve siyaset

23 Nisan 2013 Salı

23 Nisan Çocuk Bayramı...

     Dünyada ki bütün çocukların mutlu bir hayat geçirmesini dileği ile bayramınız kutlu olsun dostlar.

Sanayi Devriminin Gelişimi...

     İngiltere'nin üretimde el işçiliğinden buharlı makine üretimine geçmeyi başarması ile dünya düzenin bazı ağır taşları yerinden oynamış oldu. Sanayileşme süreci ile üretim hat safhaya çıktı ve ham medde arayışları hız kazandı. Sanayi devriminin en önemli etkenleri, teknolojinin gelişmesi ve ticari kapitalin oluşması oldu.
     Bundan sonraki ekonomik olaylar zinciri birbirini tetikledi. Daha çok mal üretmek maliyetleri düşürdüğü için üretim ile birlikte ham madde ihtiyacı arttı. Sanayileşmeyi sağlayan kapital, tarım alanından sanayi sektörüne aktarıldı. Tarım üretimi büyük çiftliklerin eline geçmesi ve ürettiğini daha ucuza sanayi sektörüne aktarması ile birlikte küçük çiftçiye rekabet şansı tanınmadı ve büyük şehirlere göç başladı. Teknolojik yenilikle insanlara sanayi bölgelerinde iş umudu doğurdu.
     Değişen sosyal yaşam insanların ekonomik yapılarını da değiştirdi ve İngiliz hükümetinin tarım alanında çalışanlar için buğdayın değeri belli bir fiyata ulaşmadan dışarıdan ithalatının yasaklandığı bir kanun çıkarmasına sebep oldu. Ancak ham maddesini pahalıya alan üretici ürünün pahalıya satmaya başladı ve İngiliz ürünleri dış piyasada rekabet edemez duruma geldi. Aynı zamanda halk ekmek alamaz haline geldi ve tarihte İngiliz halkının 'Ucuz Ekmek' diye gösteriler yaptığını görebiliriz. 
     Bu gelişmelerden sonra İngiliz Hükümeti 'Adam Smith' tarafından ortaya atılan ilkeleri İngiltere'nin mali ve ticari politikasını yenileştirmede kullanılmak istedi ve temelinde 'J. Bentham' ın en büyük sayının en büyük mutluluğu ilkesinin yattığı serbest ticaret akımı uygulamaya başlandı.
     Serbest ticaret akımı sonucu dünyanın dört bir yanından gelen ham madde ucuz bir gümrük bedelinin ardından ülkeye sokulmaya başlandı. Besin maddelerinin ucuzlaması işçi ücretlerini düşürmüş, sanayi üretimi dünyanın en ucuz pazarında bile rekabet edebilecek niteliğe kavuşmuştu. Ucuz ham madde ve ucuz ham madde İngiltereyi diğer hiç bir ülkede olmayan maddi bir refah düzeyine çıkarmıştı.
     Bu durumun ardından İngiliz sanayicisi ve tüccarı kadar onların temsilciliğini yapan İngiliz devlet adamının elde etmek istediği tek bir unsur vardı; sanayinin gelişmesi, üretim araçlarını ellerinde tutan sınıfların refahı ve egemenliği için gerekli bu unsur 'dış pazardı'. Bu dış pazar arayışı İngiltereyi dünya üzerinde ve aynı zamanda Osmanlı üzerinde belli politikalar geliştirmesine ve uygulamasına dayanak olmuştur.  

16 Nisan 2013 Salı

Koltuğun Dili...

    -Efendim ben bir koltuğum. Bir isimle kendimi hem cinslerimden ayırmam ama bana 'makam'  ismi takılmış. Ne modelim farklı başka koltuklardan ne malzemem. Ne gıcırtılarım başka dil ne de üstüme yapışan tozlar daha değerli. 
    -Manzaralara, hoş parfüm kokularına, derin dekoltelere, sarı zarflara çok tanık oldum. Hep özel buldular beni. Sayılı insan erişebildi bana. Halbuki ben hiç mutlu değilim. Ben istemez miyim yıllarca aynı popoyu görmek yerine farklı farklı popolar görmeyi. Monoton bir hayat yerine, rahat bedenime oturup haksızlık yapanların gidip yerine hak edenin geldiğini. Efendim ben bir koltuğum. İsmim 'makam' tek bir popoya değilde bir koç popo ya hizmet etmekten başka ne isteyebilirim ki!
     Olaya buradan girmemin nedeni, biz ülkemizde erdemin ne olduğunu bilmemeyi koltuk sevdası olarak açıkladık. İsmine makam dediğimiz önemli pozisyonları kimseye bırakmayanlara haklı dedik. Hatalar yapıldıkça yapıldı haksızlıklar görmezden gelindikçe gelindi ancak hatalılar hep aynı yerinde kaldı suçlular dışarıda arandı bulunamadı. Mevkilerine 'hak ederek' gelmiş olanlar yaptıkları olumsuz davranış ve tutumların cezasını hiç bir zaman çekmedi. 
     Japonya'da tanıdıklarının yüzüne bakamayacak olmanın utancıyla hara-kiri yapanlar, İngiltere'de enflasyon tahmininde yüzde 0,1 yanıldığı için istifa edenler varken, bizim ülkemizde bakan yardım isteyen gencin eline para tutuşturup göndermiş olmanın mutluluğu ve hazzı içinde yerinde oturmaya devam ediyor. O genci, düşürdüğü durumu ne umursuyor ne de mevkisinin gerektiği gibi davranmayı biliyor. 
     Art niyeti yokmuş, gencin ihtiyaçları sonra görünmüş, bir anlık dalgınlığına gelmiş ben bilmem. Beni yöneten bir bakan yaptığı bu aşağılık hareketin cezasını ödemek zorunda. Bu da bakanlığından istifa ederek olur. 
     Dün isimlerinin başına T.C yazarak ülkeyi kurtardığını sananlar, bugünde isimlerini o genç kızın ismi ile değiştirerek bizi bu bakandan kurtarsınlar...Hadi bakalım...
       
           

13 Nisan 2013 Cumartesi

Geleneksel Bir Toplumdan Ne Anlıyoruz ?

     Geleneksel toplum tamamen tarımsal bir tabana oturmuş ve üretim ilişkilerinin feodal bir yapı içerisinde sürdürüldüğü, kaderci bir kültürün, paylaşılmayan tekelci bir iktidar meydana getiren toprak ağalarının ve ruhani liderlerin egemen olduğu ve yetkinin başarıya değil doğuşa verildiği bir toplumdur.
     Geleneksel toplum ;
  • Tarımsal yapı ve kapalı ekonomi,
  • İlkel teknik, zayıf üretim,
  • Feodal ve paylaşılmayan bir yapı,
  • Geniş aile düzeni,
  • Kaderci zihniyet ve mahalli kültüre bağlılık,
  • yeteneğe değil doğuma dayanan tahinler'in,
     egemen olduğu 'kapalı' bir toplumdur.

                                                                                                      

                                                                                                             

10 Nisan 2013 Çarşamba

Birlikten T.C Doğar...


  • 70' li yıllarda komünizm geliyor korkusu...
  • 80' li yıllarda Kürtler ayaklanıyor ülke bölünecek korkusu...
  • 90' lı yıllarda irtica ve şeriat geliyor korkusu...
  • 2000' li yılların başında laiklik elden gidiyor korkusu...
  • En son Türklük ve Türkiye elden gidiyor korkusu...
     Hiç bir zaman ülkemizde özgür düşünce ortamının gelişmesine izin vermediler. Korkular salarak, milliyetçi duyguları kullanarak, dini sömürerek bu halkı hep kendi istedikleri zihniyetlere  hapsettiler. Hep birbirimizi yedik, birbirimizi  ötekileştirdik. Haksızlıklardan, masum insanlardan, acı çekenlerden konuşamadık onların yanında olamadık. 
     Bunları kimin yaptığı değil bizler bunlara nasıl izin verdik. Nasıl ismimizin başına T.C koyarak bu ülkeyi kurtaracağımızı düşündük de neden daha ileriye gidebiliriz diye tartışmadık. 

Not: Ntv haber bir haberin de yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız için 'Türkiye halkı' terimini kullandı. Bildiğiniz gibi normali Avrupa'da yaşayan Türklerdi bu eskiden. Peki bu medya patronu şimdiye kadar nerelerdeydi de tam bu süreç başlayınca tavrı değişti. Bir düşünelim. Karizmadan mı etkileniyor dersiniz ? 


7 Nisan 2013 Pazar

Tek Cümle...

     Eğitim hak edene verilir.  

5 Nisan 2013 Cuma

İnce Görmek...

     Devletin varlığının bir grup tarafından sürekli tehlikeye atıldığını düşünenler veya bunlar olmasaydı bu ülke ne güzel olurdu gibi orta çağ zihniyetine sahip ve insanlığa sığmayacak yaptırımlara gidilmesini destekleyen faşistlere sesleniyorum buradan...
     Göremediğiniz ve bu militarist yapının size yanlış öğrettiği bir şey var ki oda 'İnsanın devlet için değil devletin insanlar için var olduğu' gerçeğidir...Akıl yahu...
           

3 Nisan 2013 Çarşamba

12 Eylül Darbesi Yenilikleri...

     İmam hatip okulları 12 eylül darbesinden sonra açılmıştır. Darbeci komutanlar devlet başkanı Kenan Evren önderliğinde, toplumda ki kutuplaşmanın din yoluyla birleştirilebileceğini düşünmüş ve bu doğrultuda imam hatip liseleri kurulmuştur. 
    Aslında laik kesim, sürekli korktuğu irtica geliyor korkusu 12 eylül komutanlarınca yaratılmış bir projenin ürünü olarak görür. Tabi ki ülke o zamanda dinsiz bir yapıya sahip değildi. Hatta Chp döneminde yapılan baskılarda birer anı olarak muhafazakar kesimin ağzında iken bu yapıda ki bir lisenin açılması olumluda olmuştur. Baktığımız zaman gerçekten de imam hatiplerin 90 lı yıllardaki gerici görüntülere veya Sivas katliamına katar götürecek bir etkisi olmuş olabileceği şüphelidir. Ancak dediğim gibi laik kesim, korkularıyla bütünleşerek imam hatipleri hiç bir zaman hoş görmemiştir. Üniversite sınavlarında önlerine engeller koyulmuş ancak 2000 li yıllara geldiğimizde bu durum düzeltilmiştir. Hatta geçmişin intikamı ile muhafazakar hükümet tarafından avantajlar bile sağlanmıştır.
     Şu an da imam hatipler konusunda bir sıkıntı yaşanıyor. Okullarımız bir gün önce Bostancı ilkokulu iken evvelsi gün bostancı imam hatip okulu olabiliyor. Geçmişten gelen bu korku ve baskılar sonucu oluşan kamuoyu mudur bilinmez bunlara tepkiler de var destekte var. Ben öyle düşünüyorum ki işin sorun çıkaran tarafı imam hatip okulunun hem sisteminde hem de ismindedir.
     Adı imam hatip olan bir okuldan normal olarak dini görevli yetiştirmesini beklersin. 'İmam hatipli olun  diğer okula göre daha avantajlı olun' gibi bir propaganda değil. Örneğin ben hiç Avrupa da papaz ve rahibe yetişme okulu diye bir okul duymadım. Duyduğum Hristiyan okullarıdır sadece. Yani İmam hatip yerine 'İslamiyet okulu'  olsa daha bir netlik kazanmaz mı her şey?. Statü olarak bir anadolu lisesinden farkı kalmaz. Ancak din eğitimi daha yoğun olarak gösterilen bir ilim yuvası haline gelir. İnsanlarda böylece kendilerine haksızlık yapıldığı hissini bu sistem sayesinde üstlerinden atabilir.
     Sonuç olarak, imam hatip lisesi 30 yıldır varlığını sürdürüyor. Oradan mezun olanlar da oraya gidenler de veya imam hatibin ayrıcalıklı olmasını haksızlık olarak görenler de cevaplar arıyorlar. Avrupa da olduğu gibi din üzerine kaliteli eğitim veren aynı zaman da fen bilimleriyle bütünleşmiş bir 'İslamiyet okulu' sistemi ile bu sorunların aşılacağını düşünüyorum.

Muhalefet Ne Yapsın...

     İnsanımızda yeni bir beklenti çıktı. Muhalefetten muhalefet yapmasını değil çözüm üretmesini beklemek gibi. Her türlü tartışmada, ne yaptılar ki veya ne çözümleri var, şeklinde sorular ortaya çıkabiliyor. İşin enteresan tarafı bunun cevabını bilen de yok. Hani gerçekten muhalefetin icraatı olmadığından dolayı falan değil. Ne yazılı basın da ne görsel basın da bunu takip edebileceğimiz bir haber çıkmıyor da ondan. Şimdi hatırlamak lazım 'Akil Adamlar' çözümü kimin fikriydi hemde halkın yüreğini yaralamadan göz boyamadan.
     Bu Avrupa'da muhalefet nasıl oluyor bir araştırma yapacağım. İnanın merak ediyorum. Onlarda zıt görüşler seçildikten sonra ülke menfaati için mi çalışıyor yoksa ne !!! E o zaman onlarda senin dişlerini sökerim veya izansızlar gibi suçlamalar da yok.

2 Nisan 2013 Salı

Günün Sözü...

     Bugün kendilerine karşı dürüstlüklerini kaybedenler , yarın mutlaka kaybedecekler...

1 Nisan 2013 Pazartesi

Günün Sözü...

     Halkı kandırmayın. Bu ülkede kimse bismillah demeyi yasaklamadı ama siz bir türlü elhamdülüllah demeyi şükretmeyi öğrenemediniz...

                                                                                                                  M.İ

30 Mart 2013 Cumartesi

Tecrübenin Dili...

     Bir İngiliz'in sosyalist olmasını asla bekleme. Öyleyim diyebilir. Size ders vermeye de kalkabilir. Yaptıkları tek şey o rahat çocukluklarıyla yoğurulmuş özgür hayatlarını başkalarınki ile kıyaslayıp yorum yapmaktır. Ancak iş kendilerine geldiğinde en büyük kapitalist onlardır. Emin olun. Gelenekleri böyle olan insanların yalanlarını, yabancıdır sempatisi ile göz ardı etmeyin...

23 Mart 2013 Cumartesi

Ekonomi Köşesi- Post Otistik Kuramı

     Mevcut olan, hakim düzenin ve görüşün iktisadı öğretisi haline gelmiş Neo Klasik İktisat, yani bizlere birinci sınıftan anlatılmaya başlanan iktisat, içinde yaşanılan ekonomik dünyada karşılaşılan sorunları açıklamada ve anlama kavuşturmada yetersiz kalıyor. Bu durum iktisatın metodolojisi ve takındığı tutum ve tavır ile de alakalıdır.
     Post Otistik İktisat kuramının karşı çıktığı temel sorunlar; Oluşturulan kurgusal dünyanın gerçeklere inememesi ve değişimleri açıklamada yetersiz kalması,ülkeler arasında cereyan eden, krizleri veya ekonomik ilişkileri nedenleri açıklamada soru işaretleri ve tutarsızlıklar barındırması...Matematiğin iktisadı açıklamada artık araç değil amaç haline gelmesi ve iktisadı evrensel bir bilim olma kaygısıyla mühendislik bilimlerine özgü içsel tutarlılığa sahip şekilde açıklama tutumu, sosyal bir bilim olan iktisadın doğasının dışına çıkmaya zorluyor.
İktisat sosyal bir bilimdir. Sosyal bilimlerin doğası; insan ve insana özgü davranışlar sonucu ortaya çıkmış aksiyomları açıklamaktır. Dolayısıyla insani bilimlere ait olan sosyoloji, psikoloji, kültür, ahlak, duygu ve komplex bireysellik. Kendi başına bile matematiksel tutarlılıkla açıklanamayan bu değişkenleri tek bir iktisadi modelde matematiksellike anlatma gereği komplex olan işleyişi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor ve iktisat öğrenimine karşı baştan bir önyargı ile davranışa neden oluyor.
     Sınırlı varsayımlar ve ceteris paribus, varsayalım kolaycılığı mevcut modeli o an için öğrenci gözünde hocayı haklı çıkarsada iktisadın kavranmasına ve uygulamaya yönelik yönünde aksaklıklar ve soru işaretleri barındırır. Ceteris paribus bence bir kolaycılıktır. Bugün sadece iki malın bulunduğu piyasalarda, sınırlı bölüşümün yer aldığı denge ilişkilerinde yer almıyoruz. Neo klasik iktisatta birey sadece üretici veya tüketici poziyonundadır.Ama aynı birey ortak bir zaman içinde hem tüketici hemde üreticidir, yani hem arz hemde talep eğrisi üzerinde hareket eder.
     Bireyden hareketle toplumu anlamaya çalışmak metodolojik bireyciliktir ve yanlış bir tüme varımdır. İçinde paylaşılan ekonomik dünya ne bir maldan ne de tek bir alıcı ve ya tek bir satıcıdan ibarettir. Ne de toplum tek bir kişinin karakteristiğini yansıtır.
     Sürekli atıfta bulunulan homo economicus yani ekonomik yani her koşulda faydasını maximize etmeyen çalışan birey gerçekçi değildir ve ceteris paribus gibi bir fetişizm ürünüdür. Varsayılan o ütopik birey yerine gerçek bireyler vardır ve gerçek bireyler, yani iktisadi aktör olarak bizler her zaman optimal olamıyoruz. Maalesef her zaman subjektif fayda teorisine göre hareket edemiyor ve fayda/haz/kar odaklarımızı maximize edemiyoruz. Ne de bizim rasyonel hareketlerimizi sonucunda toplumda refaha ulaşabiliyor. Ama homo economicus’un faaliyetleri önce kendisini sonrada toplumu refaha ulaştırmalıydı. Gerçek, yani ete kemiğe bürünmüş ve vücut bulmuş insan mevcut iktisadi yaşam içinde sürekli fayda/haz peşinde koşmaz. Feragat eder, pas geçer, değer kazanmak, kendini kanıtlamak, yardım etmek, saygı görmek ya da yaşamını anlamlandırma amacında koşar. Zaten öyle olmasaydı; bugün akademisyenler hakettiklerinin çokta altında bir getirisi olmasına rağmen üniversiteleri tercih etmezlerdi.

                                                                                                                 Cihan Kızılaslan

   Değerli dostuma katkılarından dolayı teşekkür ederim...

21 Mart 2013 Perşembe

Samimi Olmamanın İnsan İçinde Bıraktığı Kuşku...

     Ülke; çözümün merkezi olarak her şeye rağmen senin liderini muhatap alıp sürecini ilerletmeye çalışıyorsa , sende her şeye rağmen bağlı olduğun ülkenin bayrağını taşıyacaksın. Bayrağı sevmiyor ve ona saygı göstermiyor olabilirsin ancak bir nevi bu toplum sözleşmesine, bayrağı taşıyarak imzanı atman gerek. 
     İşte bu olmadığı zaman kardeşlik söylemlerinin samimiyeti sorgulanır. Geçmişin intikamını almaya çalıştığın izlenimiz uyanır. 
    İnsanlık için; yaşlılar ve çocuklar , yani hiç bir şeyden haberi olmayan masumlar ve hayatları boyunca acılar, eziyetler çekenler, yani umutlu bakışlar ve ağlayan gözler. Samimiyetlerine inanabildiklerim sadece onlar. 
     Ancak hepimiz için orta yaş grubunun milliyetçilik ile yoğrulduğu çok açık....
     
     
      

20 Mart 2013 Çarşamba

Günün İki sözü...

-duvar ustası zihniyetli adam... 

-Adam H1 hipotezi gibi hep red . Sürekli anlamsız herif !     

18 Mart 2013 Pazartesi

Sıcağı Sıcağına Gündem...

     Ergenekon davasında savcı mütealasını verdi ve sanıklar hakkında 15 yıldan müebbet hapise kadar ceza istendi. Tabi önemli olan generallerin darbe teşebbüsü ile mühebbet hapsi istenmesi. Öncelikle askerlelerin ülkemizin sivil hayatında ki etkisini belirtmek istiyorum.
     Ülkemizin kurucusu da olduğu üzere ülkemiz alt yapısında asker geleneği yoğun bir şekilde görülmektedir. Asker kendisinde her zaman için cumhuriyetin bekçisi ve koruyucu sıfatını layık görmüş ve sivil hayatta çok etkili olmuştur. 90 yıllık geçmişimizde sayısız darbe ve darbe girişimi baş göstermesi bunun en güzel örneğidir. Asker sivil halka güvenememiş gerektiğinde komünizmi gerektiğinde irticayı gerektiğinde terörü sebeb göstererek sayısız defa sivil yönetime darbe vurmuştur.
     Bu iktidarın başlangıç safhasını iyi incelersek askerin parmağının bu işte de parmağı olduğunu görüyoruz. Bu tabi ki doğru değil. Askerin sivil demokrasiye böyle müdahalelerde bulunması ülkemizi sürekli kötü etkilemiş ve gelişmemizi engellemiş olduğu yadsınamaz bir gerçektir.
     Şimdi bu generallerin suçlarını tartışacak değilim eğer darbe girişiminde bulunmuşlar ise bile gereği yapılmalıdır. Hatta bir daha askeri bir müdahale ile karşılaşmamak için ve askeri ait olduğu yerde bırakmak için çok ağır cezalarında verilmesini normal karşılıyorum. Doğru ya da yanlış bu insanlar suçlu ya da suçsuz orasında değilim işin. Askeri bir müdahale bir daha olmaması için yaptırım gerekiyordu ve bu ceza istemleri ile bunun yapılmaya çalışıldığını inancındayım. 
     Aslında başka bir acı gerçeğe değinmek istiyorum. Bugün imralıda çözüm görüşmeleri yaptığımız kişi 12 yıl öncesinin aynı suçlamalar ile yargılanan kişisi değil miydi ? O darbe girişiminde değildi tabi ki 'vatanın birlik ve bütünlüğünü bozmaya yönelik terör örgütü liderliği yapmaktan' yargılandı ve cezasını aldı. Şimdi bu iki grup aynı çatı altında toplanmış olmuyor mu ? Bu kadar hassa bir süreçte bu alınan kararlar yapılan siyasi adımlar millette bir güvensizlik havası oluşturmaz mı ? Dünün kahramanları bügün verilen cezalar ile halkın önüne yem misali atılırken dünün hainleri bugün muatap alınarak nasıl çözüm merkezi olarak gösterilebiliyor. Kürt halkının isteklerini görmezden geliyor değilim. Modern çağda bütün dünyadaki özgürlük rüzgarlarının burada ülkemizde de esmesini destekliyor ve arzuluyorum. Ancak her faşizm hareketi olduğu gibi türkiye de oluşabilecek aşırı kürt ve türk milliyetçiliğine tamamen karşıyım ve atılan adımların öncelikle halktan onay alınarak yapılmasının doğru olacağı kanaatindeyim.
     'Dünün basit çözümleri bügünün sorunlarıdır'. Dün siyasilerimizin, askerlerimizin yaptığı yanlış adımlar ve görmezden geldiği gerçekler şu an her vatandaşın yüreğini sızlatıyor durumdadır. Güç gösterisi gibi verilen hapis kararları ve geçmişten intikam alırcasına yapılan gövde gösterilerini bir kenara bırakıp 'insan' olduğumuz hatırlamalıyız. Umut ederim ki bugünün çözümleri biz gençleri ileride bu toprakların görmediği huzuru getirir.

     Saygılarımla.....


15 Mart 2013 Cuma

İzlenebilir diziler 1 - Leverage

     Dizinin yeni bölüm çekimleri bitti. 5 sezondan oluşan bir komedi aksiyon dizisi gibi tanımlayabilirim. Alanlarında çok iyi 5 kişi , dahi bir yönetici , karşı konulamaz bir dolandırıcı , müthiş bir hırsız , usta bir dövüşçü , uçuk bir hacker ,  bir araya gelip muhtaç insanlarının haklarını zengin ve güçlü insanlardan geri almalarını gösteren akıl dolu bir dizi. Genel anlamda bölümleri birbirine bağlayan bir konu olmasa da , her bölüm kendi içinde bir şey anlatıp bitse de insanı bir sonra ki bölüm için merakta bırakan akıcı bir dizi. Tavsiye ederim. 

14 Mart 2013 Perşembe

Günün Sözü...

     Ne garip. Bir insana vazgeçilmez olduğunu hissettirdiğinizde, ilk vazgeçeceği kişi siz olursunuz....
                                                                                                  -SİGMUND FREUD 

Dipteki adam...

     Bu yazı da bahsetmek istediğim aslında bir konu değil bir kesimin durumudur. İnsanlığın hayat standardını üçe ayırmak istesem ; doğuştan şanslı ve ekonomik durumu iyi olan bir kesim, orta halli sıkıntıyı da yaşamış bolluğu da görmüş bir kesim, son olarak da maalesef şansız doğup savaşıp savaşıp geçinmeyi kafi bulan bir kesim. Çok net bir ayrım değil tabi ki çok tartışabiliriz üstünde ancak bugün bahsedeceğim orta kesim.
     Şimdi bu tarz konular tecrübe gerektiren konulardır. Bir yerden okuyarak değil yaşayarak anlaşılıp yorum yapılabilir. Çevrem ve yaşamım, ayrımını yaptığım kesimlerden ortanca olana girdiği için bunu konuşmak en samimi olabileceğim alandır. 
     Bir kere şunu çok iyi irdelemek gerekir ki , yatacak yerin varsa , karnın toksa , ailenin içinde acı çeken birisi yok ise o hayat güzel hayattır kardeşim rahat ol. Hepimizin hedefleri var. Hepimiz başarıya odaklanmış vaziyetteyiz. Kazanmakta kazanmak amacımız. Yirmi sene okuyup baltaya sap olmak amacındayız. Dünyanın şu an ki konjonktüründe bunu eleştiriyor değilim. Veyahut kendi ihtiyaçlarımızı kendimiz karşılayıp ormanlarda yaşayalım da demiyorum. Demek istediğim sıkıntı çekmemiz o bolluğu yaşamak için bizim kendimizin yarattığı bir ilizyon. Bu kesimin durumu bu. 
     Bolluk varken hiç sıkıntı yok tabi ki. Konu bile bulamazsın yazacak. Çünkü sıkıntı yok stres yok. Şu unutulmamalı , en iyi sanat eserleri en baskıcı anlarda meydana gelmiştir. İşte ana fikir burada. Biraz önce hayat için olmaz ise olmazları saydım. Yer , yemek , huzur . Bu kesimin en avantajlı kısmı burada. En dibe düştüğümüzde dahi en ufak bir çırpınış bizi kolayca yukarı çıkardır. Yükselirsin yükselirsin olmaz yine düşersin. Fark eden bir şey yoktur. Düşsen bile sahip oldukların seni bırakmaz. Mücadele gücü bulursun kendinde.
     Sen şimdi düşünme ki ilerde müthiş rahat olacaksın. Sarayda yaşayıp popüler olacaksın. Daha iyisine sahip olmak için düşüp kalkacaksın. Düşüp bir daha kalkacaksın. İnsan oluşun seni esir alacak ruhun sıkıntısını yaşayacak...


Not: Aç kalırsan da git çalış !                                      Çok Değerli Bir Dostuma İhtafen.... 
       

11 Mart 2013 Pazartesi

Neden Amerika ?

     Macera dolu Amerika. Rafet El Roman'dan öğrenmedik tabi ki biz bu ülkeyi. Dünyanın en güçlüsü olduğu için bilmek zorunda kaldık. Hep merak ettik neden Amerika diye. Nasıl bu kadar güce sahip olabiliyorlar ve asla yenilmiyorlar. Şimdi biraz ondan bahsedeceğim.
     2. Dünya savaşı dünya için o kadar büyük bir yıkıma sebep oldu ki savaşanlar bile bunu hayale edememişti. O zaman yükselen ülkesi Amerika idi. Bu yükselmeyi ayrı bir başlıkta tartışabiliriz. Ancak kısa olarak söyleyecek olursak atom bombasını bulan bir teknoloji vardı Amerikada. Amerika işte bu savaş ertesinde büyük bir atılım yaptı ve dünyanın güçlü sayılabilecek 144 ülkesini ülkesine davet ederek , savaş sonrası dünya ekonomisini düzenlemek için öncülük yapmak istedi. 
     Amerika ekonomik olarak bir model oluşturdu. Dedi ki , dünya ticaretin gelişmesi için ülkeler arası bu para birimleri farkını ortadan kaldıralım ve alış verişlerimizde doları kullanalım. Bu şu demek oluyordu , alış verişlerinizde paralarınız benim param üzerinden değerini hesaplayalım ve ticareti hızlandıralım. Örneğin, ilk defa bu tarihten sonra 1 tl nin kaç dolar ettiği belirlendi. Bu 144 ülkenin ikisi dışında hepsi bunu ilk seferde kabul etti. Diğer iki ülke ki biri Rusyadır. Yapılan görüşmeler sonunda onlarda ikna edildi.
     Şimdi kısaca para basmanın sonuçlarına değinmek istiyorum. Borç ödemek için ülke para bassın denir ya işte o öyle kolay değil efendim. En temel olarak söyleyecek olursak piyasada çok olan bir şeyin değeri az olur. Yani paranın bir karşılığı olması gerekir. Merkez bankasının bastığı toplam yüz tl ise eğer, yüz tl lik bir değer kasasında olması gerekir.  İşte bu mantık ile ülkeler para para basmayı belli bir seviyede yapabilirler. Ancak işte bu noktada Amerikanın büyük olmasını sağlayan bir sonuç var. Dolar bütün dünyanın ortak para birimi olduğu için Amerika merkez bankası istediği kadar para basabilir çünkü bu para piyasaya çıktığı zaman elbet karşılığını bulur. Yüz dolar gider Kenya' da kullanılabilir. 
     İşte kısaca Amerika nasıl bu kadar büyük olabildi. 100 doların maaliyeti 9 centtir. İşte Türkiye para basmaya kalkar ise bir sakızın fiyatı 5 liraya bile cıkabiliyorken Amerika bir istikrar ülkesidir. İstediği gibi 3. sınıf ülkelere yardımda bulunabilir ve kendi çıkarlarını savunabilir.    

4 Mart 2013 Pazartesi

Devlet nedir ?

     Nichtze gibi devleti tanımlamaya çalışacak değilim. Ufak birşey hatırlatıp uzaklaşacağım. Biz devleti ne diye bildik ;
-Devlet bizim anamız babamız...
     Yok dostum. Doğrusu 'devlet bizim ortağımız' olduğudur. Sen vergini; hayatın bir kuralı olduğundan değil toplum sözleşmesi ile bağlandığın sistem için ödüyorsun. Bu sistem de sana hizmet sunan bir organizasyon oluyor. Vergi almayı onun için bir geçim kapısı yapmak için değil. Bunun bilincinde olmak ümidi ile !
     A birde devlet bizim 'bitmeyen denizimizdir' var onu da siz yorumlayın artık. Ne kadar politik veya ne kadar faşizt bir düşünce olduğunu...

2 Mart 2013 Cumartesi

Yazamıyorum...

     Çok uzun zaman oldu !

15 Şubat 2013 Cuma

Uyuyamıyorum...

Sebebini bilen var mı ?    

Gece gece...

     Ablamdan dönüyorum kestirmeyi seçmişim. Sabah havaya kandım ya ince giyin sen sonra on saniye erken gideyim diye eve dal karanlık yollara. Neyse yaşlıca bir kadın dedi ;
-Oğlum bir yardım eder misin ? 
      Ya annem diyecektim git öğrenciyiz. Yok para mara bak yeni yeni hayal ediyorum bar açmışım Amerika dönüşü. Ömrün varsa bekle bir kaç ay daha. Oğlum dedi ; 
- Hastamız var.
     Etrafı süzmek ve tepki vermek için üç saniyem var. Etraf karanlık. Bir daha kırmızı şahin iki katlı sıvasız bir evin önünde durmuş. Arabanın sağ ön kapısında bir adam dikiliyor. Adam ile ilgili ilk fark ettiğim. Adamın akraba evliliği olma olasılığı çok yüksek. 
-Ah uşağım gel hastamız var . dedi.
     Ya tamam yirmi bir yaşındayız da Türkiye'nin bölgesel karakteristik tahlilini okumadım ki hiç. Karadenizliler nasıl nereden bileyim. Ulan dedim bunlar bir planın parçası olmasın. Aslında olay çok basit arabanın içinde yaşlı amca var onu çıkartıp içeri götüreceğiz. Amca ama artık tamamen nefes alıp vermekten başka olayı kalmamış. Kucakladık biz moruğu oturduk bir sandalyeye dediler içeri taşınacak. E tamam da insan işkilleniyor yani. Bak ev nasıl biliyor musun ? Sıvasız . Giriş katı kömürlük gibi. İlk katta birileri oturuyor. Biz bu babayı ikinci kata taşıyacağız. Girdik ilk kapıdan içeri yaşlı annem kapattı demir kapıyı peşimiz sıra. Ellerimde adam var elli kilo falan aklımca bir şeyler yakalamaya çalışıyorum. Neler olabilir ben ne yapabilirim diye. Bakıyorum etrafa dikkatli hani ayakkabı falan var mı fazla veya yanından geçtiğim yerlerden birileri çıkabilir mi diye. Babayı çıkardık olması gereken kata. Başka bir bayan çıktı oradan rica etti;
-İçeri sokabilir misiniz ayakkabıları çıkarmanıza gerek yok. 
     Ya ablam adamı ıslasan elli beş kiloyu geçmez zaten. Ancak şu ülkemize has olduğunu tahmin ettiğim ısrarcı rica etme hali var ya o durumda ablam. Dedim böreği alırlarsa bu yaşlıya nakil etmeseler bari. Yatırdık amcayı yatağına. Dedim bana müsade. Geçmiş olsun. Koşarak çıktım evden. Arkamdan söylentiler duydum ama dua ediyordur tahmini ile ilerledim hemen dışarı.
     Şimdi böyle bir konuda yardımcı olduğum için çok mutluyum. Ancak korkmadım da değil. Yaptığım yardım işe yaradı mı yoksa bu insanlardan şüphe ettim diye güvensiz biri miyim anlamadım. Neyse iyi geceler.  
  

9 Şubat 2013 Cumartesi

Türkiye Siyaset Tarihinin İki Cephesi-2

     Gelenekçi-Liberal cephenin özellikleri ise şunlardır; ilk olarak, bürokrasinin büyük merkezi gücüne karşılık, bu cephe, yönetimin 'yerinde-yönetim' yani adem-i merkeziyet ilkesine göre düzenlenmesinden yanaydı. İkinci olarak, kendisinin halkın gerçek temsilcisi olduğunu savunuyordu. Üçüncü olarak, cephe topluma sunulan yenilikleri engellemek için İslam dinini, son derece etkili bir araç olarak kullanmıştı. Böylece kendisini İslam dininin koruyucusu ve Osmanlı geleneğinin sürdürücüsü ilan etmişti. Aslında gerçekten yaptığı, devletçi-gelenekçi cepheye karşı sürekli ayaklanıp sürekli ezilmekten başka bir eylem değildi.
     'Hürriyet ve İtilaf', 'Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası', 'Cumhuriyetçi Serbest Fırka', 'Demokrat Parti' ve 'Adalet Partisi' hep bu cephenin siyasal temsilcisi oldu.


  • Emre KONGAR - Türkiyenin Toplumsal Yapısı 

8 Şubat 2013 Cuma

Memleketimden Manzaralar 2

     Şoförler odasında Sarai Sierra cinayeti konuşulurken en çarpıcı yorum büyüğümüz Ahmet abimizden geldi;
- Kesin trencilerin işi, pantolonunda aha buradaymış.
-?????????

( Not: FBI in yaptığı son açıklamaya göre Sarai Sierra ülkemizde bulunmasının altında karanlık sebepler olabilirmiş. )

7 Şubat 2013 Perşembe

Türkiye Siyaset Tarihinin İki Cephesi-1

     Devletçi-Seçkinci cepheyi oluşturan genel nitelik şöyle özetlenebilir: Halktan gelebilecek desteği yok sayıyorlar, hatta istemiyorlardı. Aslında pek çok düşünceyi 'halka karşın' uygulamak istiyorlardı. İkinci olarak, Batı tipi bir toplum modeline inanıyorlardı. Batı'dan pek çok düşünce ve kurum almışlardı. Üçüncü olarak, ekonomik etkinlikler kadar, toplumsal ve kültürel yaşamın da devlet tarafından denetlenmesinden yanaydılar. Büyün bu nedenlerle kendilerine 'devrimci' ya da 'ilerici' gibi adlar yakıştırmışlardı. Gerçekten başardıkları ise, halkın devlete bütünüyle yabancılaşmasıydı. Aynı zamanda bölük pörçük yenilikler yabancı düşünce ve kurumları aralarında tutarlı bir bağlantı olmadan topluma sunduklarından, Osmanlı düzeninin bir aa önce çöküşüne de yardımcı oldular.
     'İttihak ve Teraki', daha sonra 'Cumhuriyet Halk Partisi'ne dönüşen 'Cumhuriyet Halk Fırkası' ve bir ölçüde SHP hep bu cephenin temsilcisi oldu.

  • Emre KONGAR - Türkiyenin Toplumsal Yapısı 

5 Şubat 2013 Salı

Beklenmedik Hesaplar...

     Heralde hepimizin en sevmediği durumlardan biride paranın ucu ucuna ayarlamışken unuttuğun bir hesabının çıkması. Aynen o durumu yaşıyorum şu an. Çıkan hesap ise ikinci öğretimimin harç parası. Hemde öyle az birşey değil.
  • Tam 577.5 tl. 
     Harçların kalktığını öğrendiğimde sevincim ilk öğretim olan arkadaşlarım içindi. Bizim harçlarımızın kalkmamış olmasına ben değil de benim için arkadaşlarım üzüldüğünü hatırlıyorum. Çünkü bu karar alınmamış olsa bile ödeme yapmaya devam edecektim. O yüzden ilk öğretim olan arkadaşlarım için sevinmiştim. 
     Şimdi ise en sıkışık olduğum anda bir cıkar yol bulmalıyım. Bir süre stres yaşamalıyım. Parayı ailem ödeyecek olsa da bu ödemenin onları nasıl zor duruma düşüreceğini düşünmeliyim.
     Bu durumu ülkemin bir ayrımcılık sorunu olarak mı görmeliyim yoksa basit düşünüp anlamaya mı çalışmalıyım. Siz ne düşünüyorsunuz ?  

29 Ocak 2013 Salı

Memleketimden Manzaralar 1...

Keşan'da sokak köpeği ile bir halk adamının ilişkisi ,

- buraya gel lan pezevenk !
- ???????

25 Ocak 2013 Cuma

Tavsiye Kitap...

     20. Yüzyıl Siyasi Tarihi - Prof. Dr. Fahir Armaoğlu
1914-1995 dönemini anlatan eşsiz bir başyapıttır. On altı bölüm ve 1200 sayfadan oluşan bu yapıt 20. yüzyıl dünya tarihinde gelişen bütün siyasi ve toplumsal olayları anlaşılır bir şekilde okuyuculara sunmaktadır. Kütüphanenizde bulunması gereken mükemmel bir kaynaktır.
          
     

21 Ocak 2013 Pazartesi

Ülkemiz Gerçeği Yoksullaşarak Büyüme nedir ?

     Uluslararası ticarette ülkenin büyüklüğünün çok büyük bir önemi vardır. Yapılan ticaret işlemlerinde büyük ülkenin alım satım ihtiyacı büyük olduğu için dünya ticaret hadlerini değiştirici rol oynayabilirler. Nasıl ki ?
     Lüksemburg ve Amerika'yı kıyaslayarak anlayalım. Lüksemburg küçük bir ülke olduğu içi yapacağı dış ticarette etkili olamaz ama karlı olabilir. Çünkü Amerika ile bir ticaret işlemi yaptığında alıdığı miktar küçük olduğu için Amerika'nın düşük iç fiyatından alır ancak satarken küçük ülke olmanın avantajı ile kendi en yüksek fiyatlarında satar.
     İşte konuya buradan başlarsak büyümekte olan ülkeler yaptıkları hacimli ticaretler ile ticaret hadlerini bozar. Girdikleri büyük piyasada fiyatları kendilerine göre ayarlamak isterler. Alırken en düşük fiyata, satarken en yüksek fiyata satmak istemeleri ve uzmanlaştıkları ürünün diğer ülkelerce ihtiyaç konumunda olması ticaret hadlerinin bozulmasının sebebidir. Önemli olan nokta ise, gelişmenin verdiği refaha karşılık bu ülkeler ticaret hadlerinde ki bozulmanın sonucu olarakta refah kaybederler. Gelişmekte olmak ve ticaret hadlerinin sonuçları birbirine zıttır.
     Eğer gelişmekte olan bu ülkelerde ticaret haddinin bozulması ile ortaya çıkan refah kaybı, gelişmişliğin getirdiği refahtan büyük ise yoksullaşarak büyüme söz konusudur. Basitçe söyleyecek olursak gelişme için şart olan yatırlarımlar, dışarıdan alınan kaynaklar ile finanse edilmesidir. Yatırım için alınan krediler uzun vadede faiz ödemeleri ile ülkeden bir kaynak çıkışına sebeb olacak ve ülke insanın bir birim paraya karşılık aldığı ürünün miktarı önceye göre azalacaktır.
     Sonuç olarak, ülkemizde ki önemli kuruluşların özelleştirmeleri ile başlayan yatırımlarımıza kaynak arayışı bizi gelişmekte olan ülkeler sıralamasına sokmuştur. Ancak vatandaşımızın bu kaynaklara uzun dönemde olan mecburiyeti ülke parasının dışarı çıkmasına yol açmaktadır. Kazandığımız para daha az miktarda ürüne karşılık gelmektedir. 
     Yoksullaşarak büyümenin ülkemiz üzerindeki gerçeği budur.   

17 Ocak 2013 Perşembe

Günün Sözü...

     O itinayla besleyip büyüttüğünüz ön yargılar, körüklediğiniz husumetler ve aşıladığınız hoşgörüsüzlükler sizi yalnızlaştıracak...

Gaybana geceler !

Oy sevdasına kurban olduğum oy, 
Bilsen ne gaybana geceler yaşarım,
Gaybana gecelere oy

Kulaklarımda kuru kuru uğultular,
Ben güllere yanarım, güller bana,
Demem o ki sana hasretin o kadar,koymazdı ama,
Geceler öyle bir gay bana
Geceler öyle bir kötü dinli gavur,
Gavur ki sorma

Dönerim olmaz,yatarım olmaz,

Upuzun hint fakiri yatağı gece,
Öyle bir batar ki,dört yanımdan,
Ayağımı uzatırım parmaklık,
Elimi uzatırım soğuk duvar.

Oy kilit,parmak demir, soğuk duvar,
Oy yandır, geceler andır,
Kanrevandır,kanrevandır,kanrevandır.
Yüreğimin hasretinde yalnızlık deyme puşt,
Gaybana gecelerin esaretinde,

Oy sevdasına kurban olduğum oy,
Bilsen ne gay bana geceler yaşarım,
Gaybana gecelere oy.

15 Ocak 2013 Salı

Ekonomi Köşesi... Yalçın Doğan - Hürriyet


“Pazartesi, 3 Aralık 2012, yani önceki gün, 9.43 İle 10.00 arası, muhteşem on yedi dakika. Muhteşem, çünkü o on yedi dakikada birileri milyonlar kazanıyor.
CHP’de ekonomik işlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak enflasyon rakamlarının belli olmasından sonra, bence son zamanların en önemli açıklamalarından birini yapıyor.
Aylık ve yıllık enflasyon rakamları TÜİK tarafından düzenli biçimde her ayın 3’ünde, saat 10’da resmen açıklanıyor. Yıllardır böyle. Kasım ayı enflasyonunun resmen açıklanması için herkes saat 10’u beklerken, bir yabancı haber ajansı sürpriz yapıyor.
Enflasyon rakamlarını, resmi açıklamadan on yedi dakika önce, saat 9.43’te açıklıyor. Rakamlarda hiç sapma yok, tam TÜİK’in verileri gibi.
BONO SATIN ALMAK
Enflasyonun resmi açıklamadan on yedi dakika önce açıklanması milyon değerinde.
Kasım’da enflasyon düşüyor. Enflasyon düştüğüne göre, belli ki, faizler de düşecek. Ekonomide zincirleme etki var. Faiz düşünce, bono değeri artıyor.
Madem enflasyon ve faiz düşecek, bono değeri artacak, bu durumda bono satın almak çok karlı bir işleme dönüşecek.
Faik Öztrak işte buraya dikkat çekiyor;
“Geçtiğimiz pazartesi günü saat 9.43 ile 10.00 arasında, enflasyonun resmen açıklanmasına kadar geçen on yedi dakika içinde bono satın alma işlemleri arttı”.
Ne kadar arttı? Yüz, üç yüz, beş yüz milyon lira mı, bir milyar lira mı, rivayet muhtelif. Ama, arttığı kesin. O muhteşem on yedi dakikada birileri malı götürüyor.
Faik Öztrak’ın ortaya attığı iddia vahim. Araştırılması gereken iki iddia:
1- Bono artışı o saatler arasında ne kadar arttı?
2- Bonoları kimler satın aldı?
Alın size gerçek gündem. Bu soruların altından kim bilir ne çıkar. Ne çıkacak, muhteşem on yedi dakikanın muhteşem sonuçları çıkar. Çıkabilirse, elbette.”

14 Ocak 2013 Pazartesi

Tarihte Bugün...

Zübeyde anamızın vefatının ardından 90. yıl bugün. Anam huzur içinde yat. 

Günün Sözü...

Dönerin Alamanya görmüş hali.

12 Ocak 2013 Cumartesi

Kör ölür Badem gözlü olur.

     Bizde kırk yasin vardır yabancı bir film izlerken şerefine dört kadeh. İnsanlığın merhuma bakış her kültürde farklıdır. Merhum eşi ile evlenen de duyduk küllerini boynunda taşıyanıda. Anısına anıt yapılanlarda var naaşını kaldıracak kimsesi olmayanlarda var. Ancak bizim öyle bir kültürümüz vardır ki dünyada başka hiç bir kültürde olamayacak birşey. Biz merhumu kötü hatırlamayız. Arkasından konuşmayı ayıp sayarız. Hakkımız hep helaldir bizim merhuma.
     Amcam var tarihte kalmış. Elli altı sene işgal etmiş bu dünyayı. Benzini suyla karıştırıp satmış. Mafyacılık oynamış haraç kesmiş. Adam dövmüş hapse girmiş. Karısını düşünmeden bırakmış. Üç çoçuğu var bir o kadar tatlı ama babasız yetişmiş. Şarap yaşamsal sıvısı olmuş. Kumarda babasını yemiş. Hali ziyan. Ağızda tek dişi ve gözlüğünün sol camı tek varlığı. Bir de sattırmayıp İnat etti dedemin boş duran tarlaları. İşte benim amcam bu.
     Amcam var merhum aklımda kalmış. Nerden baksan bir ayı dolduracak kadar bile görüşmemişizdir. Delikanlı adamdı rahmetli. Ne zaman görse halimi hatrımı sorar çay ısmarlardı. Balık yedirirdi bize kendi elleri ile tuttuğu. Özgür yaşamayı severdi. Bağlanmazdı bir yere. İki yüz lira borcu üç yüz elli lira da alacağı vardı. Hiç sıkıntısı yoktu. Sıkıntı yok yiğenim derdi. Mezar yerinin ölmeden önce annesinin yanına alacak kadar düşünceli adamdı. İşte benim amcam buydu.
     Sanırım atasözünü iyi bir şekilde açıkladım. İyi geceler arkadaşlar.
    
    

Yolcuyuz hayatta...

     Dikkat çekici başlıklar seçerim ki okuyucu merak etsin. Bugün bahsetmek istediğim konuya ben daha uygununu bulamadım. Bilmem siz bulabilir misiniz? Depresyonist bir ergen konusu değil bu hayattan yolculuk emin olun. Zannetmeyin ki bıkkınlık ve sıkıntılarımından bahsedip sizi sıkacağım. Bugün çok zor ama eğlenceli bir konu var. Dostluktan ne anladığımı paylaşmak istiyorum.
     Dost diye hiç insan ismi duymadım. Hep lakaptır bizde. Bilmem hiç düşündünüz mü ama Dost bir köpek ismidir. Aklımda canlanan ilk köpek sahibinden sitesinde ücretsiz sahiplendirilmeyi bekleyen bir Dost. Çok ironik değil mi Dost ismini verdiğin evcilini başkasına vermek. Ama iyi niyette var çabuk sahiplensin diye ücretsiz veriyor. Dostuma iyi bakın demiş alttaki mesajında. İşte böyledir dostluklar.
     Bizim dostluğu o kadar derinine yaşıyoruz ki bir sisteme sokup insanları oradan ayırıyoruz. Mesela dostumun dostu benim dostum. Dostumun düşmanı düşmanım. Düşmanımın dostu da benim dostum. Ezberimizdedir bizim dostumuzun yeri. İşte böyledir dostluklar.
     Şimdi bu iki örnekten ne çıkarırsınız size kalmış. Bence , Dost şişenin dibidir. Dost muhabbetin kralıdır. Dost hayat arkadaşıdır. Dost babadır. Dost kardeştir. Dost sıcak gülümseme ateşli bir sevişmedir. Dost değerlidir. Kim istemez ki dostları hayatında! İşte bu yüzden dost için bu başlığı kullandım. 
     Çok dostluğumuz olmuştur zamanında. Vazgeçemeyip kötüler hale geldiğimiz. Hadi şimdi rehberiniz de ki dostlarımıza bir mesaj atalım.

10 Ocak 2013 Perşembe

Günün Şiiri...


Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
Gece trenlerine binme, kaybolursun
Sokaklarda mızıka çalma çocuk
Vurulursun...
   
                             ...Atilla İlhan...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Konuşmak istediklerim var...

     Konuşmak istediklerim var. Ama kimle ney ile bilmiyorum. Beni rahatsız eden duygular var içimde son bir kaç gündür. 
     Evimi özledim. Şu çocukken yaşadığım evimi özledim. Üşüdüm birazcıkta. 
     Aslında yalnızlığın hep benim kaderim olduğuna inandım. Bu özlem ve belki bu üşüme o yüzdendir. Kaç kişi böyle hissetmiştir bazen kim bilir. Farkım olduğuna düşünenlerdendim uzun süre. Şimdi bakıyorum da yanılmışım. Sevgilim bile bir farkımı görmüyor artık başkasından. İşte annem beni hala doktor mühendis zannediyor. O da sayılmaz zaten. Kendimi olmak istediğim kişi olmak için zorluyorum. Yüreğim de yara hissediyorum. Ağır sanki bu ara. 
     Konuşmak istiyorum çünkü artık eskisi gibi konuşamıyorum. Küçükken sadece ben vardı. Şimdi ise hem ben hem de üzerimde ki beklentiler var. Yalnızlığımın bile bir beklentisi var.  Beklentiler konuşturmaz adamı. Çünkü her şeye cevabı vardır. 
     Fark ettim de en son ne zaman ağladım hatırlamıyorum. 

Not: Bu yazdığımın hiç bir anlamı yok. Ama eğer olur da biri okurda aynı duyguları hissederse hiç unutmasın yazımı. Çünkü yalnız değilsiniz.

-Would you like to have some ıce cream young man ?
-Alayım bacım.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Özgürlüğün nedir anlamı ?

     Sosyal bir kaç tanımı vardır özgürlüğün ve bir kaç fotoğrafı vardır akıllarda. Özgürlük, kuşlar gibi uçmaktır bazen. Bazen de bisiklete binmektir tanımı. Özgürlük rahat hareket etmektir. Belki de rahat düşünebilmek belki de hepsi birdendir. Kim bilir kimisi için su özgürlüktür. Senin her saniye sahip olabileceğin ufak memnuniyetler başkasının özgürlüğüdür. Özgürlük aslında imkansızlıklarda olabilir. Sen kumsalda ayağın yanmasın diye terlik giyerken başkası vitrinde ki ayakkabıyı alsa rahat nefes alacağını zanneder. Özgürlük insanoğludur. Başka bir ırk için kullanılabilir mi bu terim? 
     Nazım Hikmet ne hissetti acaba veya Mandela ? Parmaklıklar arasındalar diye özgür değiller miydi onlar veya biz dışardayız diye mi özgürdük ? Özgürlük derken uçmak lazım herhalde senin zihninde veya dünyayı gezmek özgürlüklerin en büyüğü zannedersin kesin arkadaşının fotoğrafını Bulgaristan da bir barda görsen. Bir de sahip olamadığın özgürlük tehlikeye girecek olsa kükrersin maşallah. Ama sorsan özgürlük nedir diye başkasının hakkını ihlal etmeden davranmaktır özgürlük dersin. E uçmak nerde kaldı ? Söyleyemezsin çünkü cesaretin yoktur sana gülmelerinden korkarsın çünkü annen baban halan seni beslemişlerdir küçükken yirmi beş yaşına kadar. Evet gülme yirmi beşinde küçüksündür. Sen daha dünyayı bilmessin bilsen onlar ne badireler atlatmışlardır. Sende öyle yaşama isterler.
      Ama belki odur senin için özgürlük. Hiç tahmin edebilir misin sen Sudan'da bir bebeğin en büyük özgürlüğünün Ajda'nın kucağında olmasıdır diye. Çünkü o değerde bir kumaşın üstüne hiç yatamayacak. Aaa evet di mi ? 
     Bence özgürlük Daniel Barenboim dinlediğimde ki ruh halimdir. Ama şarkı bitince ruh halimde biter özgürlüğümde. Çünkü özgürlüğün sınırları vardır. Hiç bitmesin diyemezsin hiç bir şeye. Sen zannedersin ki para kazanınca özgür olacaksın oraya buraya gideceksin eğleneceksin. İyi yap özgürlük sence o ise. Özgürlüğün bitmesin diye çok para kazanacaksın ama sonra onu yaşamaya zamanın kalmayacak ne kadar ironik.
     Belki ardında birşeyler bırakmaktır özgürlük çünkü sonsuza kadar yaşarsın öyle. İşte bu da benim diğer özgürlüğüm. Son cümlesine kadar.
     Hayat yaşamak için çok kısa. Keşke deme. Yap !      

5 Ocak 2013 Cumartesi

Günün Sözü...

Ne muhafazakar olmak ne de sosyalist olmak cahil olmayı mazur gösteririr.

Askeri Darbe Tarihi...


     23 Ocak 1913 : İttihak ve terakki cemiyeti tarafından düzenlenilen başını Enver paşanın çektiği Osmanlı hükümetine karşı yapılan darbedir. Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa hükümeti devrilip yerine Mahmut Şevket Paşa hükümeti geçmiştir. Litaratürde Bab-ı Ali baskını olarakta geçer.
     Önemine gelecek olursak Osmanlıda artık padişahın yetkileri çok kısıtlanıp Jön Türkler olarak bilinen grup bir nevi İngiltere örneği gibi , kraliçe var ama yetkileri sınırlı kararlar senatonun elinde , bir yönetim sistemine geçmek istemişlerdir. Tabi ki İttihak ve Teraki cemiyetinin başka alt hesapları da yok değildi. 
     27 Mayıs 1960 : Ordunun küçük rütbeli subayları tarafından yapılan Adnan Menderes hükümetinin devrilip yerini Milli Birlik komitesinin aldığı Türkiye Cumhuriyetinin ilk darbesidir. 
     60 darbesinin birçok önemli sonucu vardır. İlk akla geleni tabi ki Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idam edilmeleridir. Darbe sonucu dönemin kaldıramayacağı düzeyde özgürlükçü bir anayasa hazırlanmıştır. Ancak bu anayasa sonra ki darbelerin de bir nevi sebebi olmuştur. Ayrıca darbenin ardında türk siyasal tarihine bir çok yeni siyaset adamı katılmış ve ülkenin yirmi yılında söz sahibi olmuşlardır. Küçük bir terim açıklayacak olursak chp ye statükocu yorganı burada örtülmüştür.
     22 Şubat 1962 - 20 Mayıs 1963 : Albay Talat Aydemir'in mevcut sisteme karşı ayaklanarak iki kere darbe girişiminde bulunmuştur. İkisinde de başarısız olmuş. İlk girişiminde emekliye sevk edilmiş ikincisinde ise tabiri caizse tak demiş ve idam edilmiştir.
     Açıkçası çılgının denediği bir kaç darbe girişimi ve olsaydı tek başına bir rejim kurabilirden başka diyecek bir sözümüz yok. Ancak gösteriyor ki türk halkı henüz demokrasiye alışamamış ve tahammül düzeyi neredeyse sıfırdır.
     12 Mart 1971 : Bu bir muhtıradır aslında. Yani asker bazı şartlar koymuş ve gerçekleşme yönetimi ele almaktan başka çare olmadığını hissederek Süleyman Demirel hükümetini istifaya zorlayıp yerine tarafsız bir Nihat Erim hükümeti kurdurmuştur.
     O dönemde ülkenin durumu gereği bir darbe beklentisi Demirel dışında herkeste vardı. Ama yapılan en önemli yanlış kuvvet komutanlarının 60 darbesinde olduğu gibi küçük rütbeliler bu darbeyi yaparsa itibar kaybetmemek  adına giriştikleri bir darbedir. Meclis aynen kalmış sadece hükümet değişmiş ve türk halkı askerin ağzına bakar hale gelmiştir. Bu darbe ülkeyi on yıllık bir bunalıma sokmakla kalmayıp 80 darbesine zemin hazırlamış. Ayrıca belirtmek gerekirse Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu süreçte idam edilmişlerdir.
     12 Eylül 1980 : Kenan Evren önderliğinde ordunun üçünçü kez yönetimi ele aldığı darbedir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel devrilip yerine Milli Güvenlik Konseyi gelmiştir.
     On yıllık bunalım sonucu meclis cumhurbaşkanını seçemez hale gelmiş uzayan turlara rağmen seçim sonuçlanmamıştır. 70 cent'e muhtacız sözüyle Demirel'in ağzından ülkenin ekonomik durumu ve zamanın iki kutuplu dünyasında sağ ve sol diye nitelendirdiğimiz siyasi grupların ülkeyi iç savaş ortamına çevirmesi sonucu yapılmış bir darbedir. Darbenin asıl ardından söz ettiren başlığı işkenceler ve bu olayları bastırmak için kıydıkları can ve yaktıkları canlardır. Darbe sonucu olarak yeni bir anayasa hazırlanmıştır.
     Küçük bir beyinlerde ampul uyandırmak için söyleyebilirim ki o zaman iki kutuplu dünyada ülkede komünist bir güç olmasını engellemek için ülke soluna balta indirilmiş ve şu an ki dediğimiz muhafazakar grubun oluşması için temel maiyetinde uygulamalar yapılmıştır.
     28 Şubat 1997 : Bu da bir muhtıradır. Dönemin kuvvet komutanları tarafından irtica tehlikesine karşı Refah partisi ve Doğru Yol partisi koalisyonuna karşı verdikleri bir muhtıradır. Dönemin başbakanı Necmettin Erbakan Süreç sonucunda istifa etmek zorunda kalmış ve ülke Mesut Yılmaz başbakanlığında bir koalisyon hükümeti dönemine girmiştir.
     Hesaplaşmaların çok olduğu bir darbedir. Görüyorum ülkenin hala var olmayan şeylerden korku içinde olduğunun bir göstergesidir. Ülke istikrarı bir türlü sağlanamamaya devam etmiş olup koalisyon boyunca ilerleme adına hiç bir gelişim göstermemiştir.
     27 Nisan 2007 : Bİr e-muhtıradır. Zamanın Genelkurmay Başkanlığınca Tayyip Erdoğan hükümetine cumhurbaşkanı seçimlerine ilişkin verdikleri bir bildiridir. Hükümet alışıla gelmişin aksine askere sert bir tavır ortaya koyarak dik bir duruş sergilemişlerdir.
     Alıştığımız üzere her konuya karışan bir ordunun varlığının 60 tan beri devam ettiğinin göstergesidir. Erdoğan bu süreci çok iyi değerlendirmiş ve arkasına halkın desteğini alarak daha güçlü bir iktidar olarak ülkeyi yönetmeye başlamıştır. Şu an ki askerlerin içeride bulunduğu davalar bu sürecin devamı olarak orduyu temizleme çalışması gibi görebiliriz. 

     Gördüğümüz gibi uzun bir darbe tarihimiz var. Askeri bir cuntanın yönetimi sivil iradeden alması her zaman ülkeyi geriye götürür. Son olarakta halkı baskı altına alan bu darbelerin sonucu olarak halkın reyi şekillenmiş ve halkın sosyal yaşam, adalet ve hukuk konusuna bakış açıları gelişmiş ülkelerde olduğu gibi değil bireysel çıkara dönüşmüştür.

4 Ocak 2013 Cuma

Üç Çocuğun Toplumumuzda ki Yeri...

     Üç çocuk talebi bildiğiniz gibi başbakanın bir politikası.Tabi bunu nasıl değerlendirmek lazım? Muhalif gibi, yapması kolay bakması kolay mı peki gel sen bak diyerek mi yoksa başbakan diyorsa yapalım hanım diyen Osmanlı tebaası düşüncesi gibi mi ? Bırakalım tarih bize neler göstermiş onları konuşalım.
     Şu dönemde elli yaş ve üzeri babalarımız ve analarımız hemen hemen çoğunun birden fazla kardeşi vardır. Bunun bölgesi yok. Trakya'da Anadolu'da Doğu'da Karadeniz'de durum böyle. Amca ve teyze sayımızın çok olduğu bir nesiliz. Demek ki ülkemiz insanı istediğinde üç çocuk ve fazlasını yapabiliyormuş.
     O dönemde bu döneme ilk değişen şey öncelikle kadın hak ve özgürlükleridir. Önceden evin reisi dediğimiz erkek nesli için evde bir çocuk yapalım durumu konuşulmazdı. Çocuk beyimizin keyfine kalmıştı. Ancak şu an evde çocuk sahibi olmak ortak alınan bir karar oldu. Kadınlarımızın 
kariyer hedefleri doğrultusunda ertelenebilir bir durum haline geldi. Bu açıdan baktığımızda gelişen toplumda üç çocuk kadın için büyük bir yük.
     Değişen bir diğer durumda kentlere sanayileşme sonucu göç ile beraber çocuğa bakış açısı değişti. Eskiden evlat sahibi olmak bir iş gücü bir sermayeydi. Bir güçtü çocuk. Aile kendi üretimini tükettiği için ağır değildi. Şartlar şu ankinden iyi değildi ama alışkanlık vardı. Şu an çocuk külfetli bir yük. Kentleşen toplumumuzda şartlar ağır ve geçim sıkıntısı durumu söz konusu. Kendime bakamazken üç çocuğa nasıl bakayım bir tane yeter ! bir halde evli çiftlerimiz.
     Bunlar bireysel açıdan bir kaç değişkenlerdi. Şimdi büyük pencereyi görelim. Başbakan avrupanın haline düşmek istemiyor ve önümüzde nüfüsün önemi gösteren güzel bir örnek var. O da Çin. Şu an en büyük ikinci ekonomi ve bir numara olacaklar. Nasıl ? Ucuz iş güçü ve sanayileşmeyi başarabilme sayesinde. Nüfüsun diğer önemi de ne yazık ki ne kadar büyüksen o kadar kalabalık bir ordun vardır. Bu da ülkeler arası bir güç göstergesidir. Burda da bu açlık sınırında çalışmak ve barışı değilde savaşı öğrenmek zannediyorum ki faşist bir gurubun kölesi olmaktan başka birşey değildir.
     Sonuca baktığımızda benim tek çıkarabildiğim senin nüfusu ne kadar nitelikli ve insanlık uygarlığına ne katabiliyor? Türkiyenin uygarlığa ne kattığını ve nüfusunu bilmediğimiz bir Finlandiyanın neler kattığını bir düşünün! 
     Çoğalacak nüfusumuz birer koyun sürüsü mü olacak yoksa birer birey mi olacak ? 
   

Ekonomice...

     Geleneksel Miktar Teorisi, para arzı ile fiyatlar genel seviyesi arasındaki ilişkileri açıklamaktadır.
     Hobisi Miktar teorisi olan varsa açıklasın detayları.

2 Ocak 2013 Çarşamba

Günün Sözü...

Yüksek makamlara geleceksin. A ile başlayan bir ülke de çok başarılı olacaksın. Antalyada olabilir Afganistan da !!!

Canım annem !